Ana Sayfa | Reklam | Sitene Ekle | Künye | İletişim | Arşiv | Gizlilik Sözleşmesi (Privacy Policy) | Site Haritası | RSS
Foto Galeri Video Galeri Yazarlar Konuk Yazarlar İletişim
23 Kasım 2017 Perşembe
GÜNDEM ASAYİŞ SİYASET KARADENİZ EĞİTİM EKONOMİ KÜLTÜR SANAT DÜNYA ÇEVRE SAĞLIK SPOR GENEL

Samsun´un efsane ismi: Yıldıray Çınar

Samsun´un efsane ismi: Yıldıray Çınar

Metin Erten´in dayısının anısına onun plaklarından, fotoğraflarından, film afişlerinden, sahne kostümlerinden, kişisel eşyalarından ve aksesuarlarından oluşturduğu anı evine girdiğinizde kendinizi bir anda Yıldıray Çınar´ın hayatının içinde buluyorsunuz...


                                                                  Bayramlarda düğünlerde
                                                                     Toplantıda yığınlarda
                                                                     Sıkılınca dar günlerde
                                                    Türkü çağırırız, türkü... demiş Aşık Veysel

Çağırdığı türkülerle sadece şehrimizin değil ülkemizin gönül telini titreten Yıldıray Çınar'ın bugün (29 Mayıs 2016) ölüm yıl dönümü. İnanıyorum ki bir dönem doğan çocuklara dahi adı verilen Yıldıray Çınar, türküler yaşadıkça hep yaşayacak, hep hatırlanacak... Ancak şehirlerin de tıpkı insanlar gibi bağırlarından çıkan, eserleriyle yörelerinin adını cümle aleme duyuran kişilere, zatlara, ustalara vefa borcu vardır. Ve bugün hala yaşayan onca sanatçısına rağmen Samsun denilince ilk akla gelen Yıldıray Çınar, şehrimizin vefa borcunun olduğu bir isimdir. Her ne kadar bir yeğenin bir dayıya, bir babaya, bir ATA'ya olan vefasının güzel bir örneğini sergileyen Metin Erten, belki de gözünü açtığı andan itibaren idolü olan dayısının adının yaşaması için bitmeyen bir uğraş veriyorsa da bugüne değin bu manada kurumsal bir çalışma yapılmamıştır. Halbuki yüzyıllardır Anadolu topraklarında söylenen, bizi millet yapan ortak değerimiz türkülerimizin gelecek nesillere anlatılması için mutlaka benzersiz ve usta yorumlarla dinletilmesi, akıllara, gönüllere kazınan böylesi yorumcuların adlarının yaşatılması lazımdır. 

Eğer bunca seneden sonra hala şehir ya da yurt dışından gelen hemşehrilerimiz analarının, babalarının ellerini öpmeden önce o küçücük YILDIRAY ÇINAR ANI EVİ'ni ziyaret edip, orada bir fotoğraf çektirme arzusu duyuyorlarsa, bu şehir Yıldıray Çınar'ın adına mutlaka bir şeyler yapmalıdır. Belki adına düzenlenecek ve gelenekselleştirilecek bir yarışmayla, belki adının verileceği bir sanat festivaliyle, çekilecek bir belgesel filmle... ya da benim aklma gelmeyen herhangi bir başka organizasyonla ama kesinlikle kurumların himayesinde bir organizasyonla Yıldıray Çınar adına bir şeyler yapmalıdır bu şehir! Bu bir vefa borcudur...

Bu topraklarda doğan ve bu topraklarda ölen ama sevenlerinin kalbinde hala yaşayan YILDIRAY ÇINAR'ı ölüm yıl dönümünde sevgiyle, rahmetle anıyor ve sizi Metin Erten'le dayısının anısına onun plaklarından, fotoğraflarından, film afişlerinden, aksesuarlarından, kısacası girdiğinizde kendinizi bir anda Yıldıray Çınar'ın hayatının içinde bulacağınız her türlü materyalden oluşturduğu YILDIRAY ÇINAR ANI EVİ'nde, ÇINAR'ın türküleri eşliğinde yaptığımız röportajla baş başa bırakıyoruz. Umarım bizim aldığımız keyfi okurken siz de alırsınız...

-Metin Bey, bu anı evi nasıl oluştu?

Dayım Yıldıray Çınar, 1962 yılında TRT Ankara Radyosu'na girdikten sonra başlayan sanat hayatı boyunca 600 türkü yorumlayan, 250'ye yakın beste, 250'ye yakın derleme yapan, 12 altın plak alıp Halk Müziğinde ilk assolist olan, 54 filmde başrol oynayan,  henüz daha sanat hayatının başında ününü ülke sınırlarının dışına taşırıp yurt dışındaki gurbetçilerimiz tarafından da tanınan, sevilen, 'Devlet Sanatçısı' unvanına sahip bir sanatçı olarak bir başkasının bir şey yapmasına gerek kalmayacak şekilde zaten yaşarken kendisini kanıtlamış bir sanatçı idi. Yaşarken onun için bir şeyler yapmaya gerek yoktu. O her şeyi yapmıştı, adının sanının yaşaması için. Dayım 1990 yılında sanatı bıraktı. Çok erken bir zamanda sanatını bırakması sevenlerini, bizi üzmüştü. 2007 yılında da vefat etti. Arada 17 yıl var. Ama sanatını bırakıp sazını asmış bir sanatçı için bu 17 yıl ve vefatından sonraki bir iki yıl içinde baktım; nasıl bir sevgi seli Yıldıray Çınar'a karşı! Hala piyasada olanlardan bin kat daha fazla gerçek bir sevgi! Bu Yıldıray Çınar sevgisini gördüm ben sevenlerinde. Ölümünden sonra ağlayarak mezarına, iş yerime gelmeleri, telefonla aramaları, başsağlığı dilerken ailelerinden birilerinin daha üç dört gün önce öldüğünü ama onun acısını unuttukları halde Yıldıray Çınar'n acısını unutamadıklarını söylemeleri... gibi duygu seli karşısında, o anki duygularımla ben de dedim ki, "Metin senin yapman gereken çok şey var!" Biz yedi yeğeniz ama O'nun 'benim çocuklarım' dediği eserlerini sevenleri için yaşatmak bana düştü. Ve başladım çalışmalara. Satış geliri Mehmetçik Vakfı'na bırakılmak üzere "Bir Çınarın Gölgesinde Büyümenin Onuru-YILDIRAY ÇINAR KİTABI"nı hazırladım, Samsun Tanıtım Günleri'nde dayımın anılarını, türkülerini sevenleriyle buluşturmak için stantlar açtım, bu Anı İvi'ni oluşturdum. Bir süre öncesine kadar yerel bir televizyon kanalında canlı telefon bağlantıları ile dayımın sevenlerinin de duygularını aktardığı, türkülerinin çalındığı bir program da yapıyordum ama sonra program benim inisiyatifim dışında sonlandırıldı. Ki bu benim herhangi bir ücret almadan yaptığım bir program idi. Şimdi dayımın sevenlerini bu Anı Evi'nde ağırlıyorum, onların duygularını oluşturduğum Anı Defteri'nde saklıyorum. İmkan bulursam başka da gerçekleştirmek istediğim projelerim var. Çünkü bana göre dayım; müziğiyle sesiyle türkülere onun bıraktığı yerden hiç kimsenin başlayamadığı bir ozan.

-Hayranlarının sevgi seli, dediniz. Nasıl mesela?

Dayım Türkiye'de ilk defa kendi sesinden ezan okuyan sanatçıydı. 'Söyleyin Anam Ağlamasın' filminde. Film Diyarbakır'da çekilmişti. Televizyon programım esnasında Diyarbakır'dan bir kişi programı aradı. Beni izliyormuş ama ben tanımıyorum. Yıldıray Çınar hayranı. Programda konuştuk, sonrasında da telefonla görüştük. "O, Söyleyin Anam Ağlamasın filminde Yıldıray hocamızın benim rahmetlik babamla bir sahnesi var. Ne olur o filmi bana bulun. Çocuklarıma babamı bu şekilde gösterebilirim" dedi. "Bulmama gerek yok çünkü o film bende var. Adresini bana ver, ben sana göndereyim" dedim. Ve gönderdim. Olaya bakar mısınız? 3-4 ay evvel de yine televizyon programımda beni izleyen bir kişi aradı, "Annem çok hasta. Şirvan filmiyle bir anısı varmış. Ölmeden önce o filmi bir kez daha görmek istiyor, ne olur film varsa bana gönderin" dedi. Annesi filmde yok, sadece anısı var! Artık annesi babasıyla birlikte mi gitti o filme, nedir? "Ne demek kardeşim" dedim, gönderdim hemen. O da bana ağlayarak telefon etti, teşekkür etti. Bir de kendi yaptığı bir bastonu gönderdi, teşekkür kabilinden... Çok sağolsun. Dayım nasıl duygular yaşattıysa artık... Bunun gibi pek çok işte...

-Bu kadar sevilen Yıldıray Çınar neden erken veda etti?

Bir küskünlük vardı dayımda. "Türk Halk Müziği bizim kendi öz müziğimiz, folklorümüzün müziği, en zengin müziğimiz" diyordu ve otantik kalıplarını bozmadan, biraz önce dinlediğiniz türküde (Gözlerimden Akan Yaşlar Senin İçin) olduğu gibi türkünün içine batı sazlarını da ekleyerek Türk Halk Müziğine kazandıran ilk sanatçı olmuştu. Ancak bunu TRT kabul etmediği için bir küskünlük başlamıştı. Bu kırgınlık, bu küskünlükle erken bıraktı. "Ben yapacağımı yaptım. Artık televizyonlara da sahnelere de çıkmayacağım" deyip 1990 yılında sazını astı. 'Türkülerin Bayramı' adı altnda çıkardığı kaset ve longplay de sanat hayatındaki son türküleri oldu. Ama şimdi bakıyorsunuz, bırakın türkülerin içine otantik yapılarını bozmadan batı sazlarını eklemeyi, Türk müziğini bulmak mucize! Bu durumu kıyasladığımız zaman Yıldıray Çınar'ın o yıllarda Halk Müziğimizin ne kadar zengin bir müzik olduğunu görüp bir ilke imza atmasının kabul edilmeyişinin 'çekememe' duygusuyla olduğunu düşünüyorum ben.

-Sanat hayatına veda ettikten sonra neler yaptı, müzikten tümüyle uzaklaştı mı?

Müzik danışmanlığı yaptı, kendisine ait bestelerini okumak isteyenler oldu, okudular.. Bu gibi çalışmalar. Ama dayım bunların hepsini sindirerek, kişileri onore ederek yaptı. Kendisi hiç ön plana çıkmadı. Çünkü sanat hayatına zirvede başlayıp zirvede bırakan bir sanatçı, bir duayendi benim dayım. Çok da alçak gönüllüydü. Hayatında maddiyatın hiç yeri olmamıştır...

-Sanırım dayınız sizin idolünüzdü?

Dayımla ilişkimiz sadece dayı-yeğen ilişkisi değildi. Dayımı anlattığım "Bir Çınar'ın Gölgesinde Büyümenin Onuru"-YILDIRAY ÇINAR KİTABI'nda da yazdığım gibi O benim ağabeyim, O benim dayım, O benim babam, kısaca O benim ATA'mdı. Ben her şeyi ona danışırdım; babam sağ iken bile. Hatta babama bir şeyler sorduğumda, "Sen bunu dayına sor, ben yanlış bir şeyler söyleyebilirim evladım" derdi. Hayatımla ilgili bir karar vereceğim mesela, iş hayatımla ilgili bir konu var ya da... Hakikaten oldu bunlar. O zamanlar öyle cep telefonları falan da yok. Telefon yazdırılırdı, 3-4 saatte anca çıkardı. Postaneye giderdik, saatlerce beklerdik, tam telefon çıktıktan sonra bir de "cevap vermiyor, evde yok" denildiği zaman başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü... Ama sonuçta öyle veya böyle ben dayıma ulaşırdım, sorardım. Hep onun fikirleriyle büyüdüm ben. Evladı gibiydim onun. Bunu da anneannemin erken ölmesi, dayımın iki yaşında öksüz kalması ve dayımın 'anneabla' dediği annemin O'nu evladı gibi büyütmesine bağlıyorum. Dayım da evlenmediği için beni evladı gibi gördü, diye düşünüyorum. Mesela bir huyu vardı, Samsun'a geldiği zamanlarda hiç kimsenin evinde kalmazdı. Ama ben yazlık evimi yaptırırken yine dayıma danıştım, benden istediklerini sordum, o da bana "Şunu şöyle yap, bunu böyle yap" diye bazı önerilerde bulundu. O zaman, bana özel olarak geleceğini hissettim ve geldi de! Gelip 40 gün bende kaldı. Farklıydı yani ilişkimiz. Yeri geldi dayım oldu, yeri geldi  ağabeyim oldu, yeri geldi babam, atam oldu. Dayımla biz her şeyi  konuşurduk, dertleşirdik. O bana sevdiği kızı anlattı, ben de ona sevdiğim kızı anlattım. O derece yani...Benim idolümdü ama hangisine yetişeceğim, hangisini uygulayacağım? Her şeyi ile farklı bir idolümdü.

-Niye kimsenin evinde kalmazdı?

Kalmazdı. Geç saatlere kadar otursa bile evlerinde, kimseyi rahatsız etmeme duygusuyla kimsenin evinde kalmaz, oteline giderdi. Çok ince ruhlu bir insandı. Sadece anneannemizin evinde kalırdı. O da aslında ciciannemizdi bizim. Annemlerin öz annesi, yani anneannem dayım iki yaşında iken ölmüş; annemler de herkes evini, barkını, işini gücünü yaptıktan sonra yalnız kalmasın diye dedemi evlendirmişler. Biz de dedemizin yeni hanımına 'cicianne' derdik, çünkü hiç çocuğu yoktu. Evi de üç oda bir salon koca ev. Dayıma da bir oda yapmış, gelip kalırsa diye. Dayım da zaman zaman orada kalırdı, sırf onun gönlü olsun diye. Kırılmasın, kendini yalnız hissetmesin isterdi. Bu şekilde onore ederdi onu. Onun dışında hep otelde kalırdı. Ama tabi yemekler, sazlı sözlü muhabbetler hep evlerimizde olurdu. Annemin yemekleri meşhurdur zaten. Dedem Tekel'in (Şimdiki Bulvar AVM) baş aşçısıydı. E annem de aşçı kızı olduğu için çok güzel yemekler yapardı. Dayım geldiğinde annemin yemeklerinin özlemi ile hemen eve girerdi. Hatırlıyorum, 12 yaşındaydım; Çarşamba'yı Sel Aldı türküsü çok büyük ilgi görmüş, plak şirketi satışlardan dolayı dayıma Chevrolet marka bir araba hediye etmişti. Dayım o arabayla Samsun'a gelmiş ve yine hemen  eve girmişti. Ben de doğru o zamanlar bana muhteşem görünen arabanın içine... Matasyona pikniğe götürürdü bizi. Sazlı sözlü piknikler... O yıllarda Matasyon'a akan Samsunluların dayıma gösterdiği sevgi, ilgi... Sonra film ya da konserler için her gelişinde beraberinde gelen sanatçı arkadaşları. Nazan Şoray, Muhterem Nur, Sevda Ferda, Hülya Darcan... onların anıları... Hiçbirini unutmuyorum...

-Ne çok anınız vardır kim bilir?

Olmaz mı? Hangi birini anlatsam?

-Hangisi olursa; biz keyifle dinleriz. Siz hiç gider miydiniz mesela dayınızın yanına?

Gitmez olur muyum? Sömestir tatillerinde, yaz tatillerinde hep para biriktirir, atlar otobüse dayımın yanına giderdim. Özlerdim çünkü... Çok özlerdim... Sonra iş güç sahibi oldum; çalıştığım şirketin, Eczacıbaşı'nın İstanbul'da toplantıları oldu. Ben hep dayımda kaldım, hiç otelde kalmadım. Ama dayım her zaman toplantıların yapıldığı otellere benim yanıma geldi, genel müdürlerimin, müdürlerimin yanında beni onore etti. Onların yanında önce bana sarılırdı 'yeğenim' diye. Sonra otururdu bir yere, bu sefer dayıma 'hoşgeldiniz'e gelirdi müdürlerim. Yıldıray Çınar'ın yeğeni olduğum öğrenildikten sonra da bir toplantıya biraz gecikse, "Hani, Yıldıray Çınar gelmeyecek mi?" derlerdi. O zamanlar zirvede, meşhur sanatçılara ulaşmak o kadar kolay değil. Dayımın benim yanıma, toplantılara gelmesini düşünebiliyor musunuz? Öyle şeyler yaşadım sağolsun. Çok ince ruhlu bir insandı...

-Neler yapardınız birlikte?

Çok şey. Nasıl geçtiğini anlamazdım ve doyamazdım birlikte geçirdiğimiz zamanlara. Boğazda balıkçı sofralarından Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in kokteyline kadar çok çeşitli ortamlarda bulunurduk. Sanatını bıraktıktan sonra bir seferinde boğaza balık tutmaya gittik. Arabasının bagajna güzel bir yer yapmış, içine her şeyi koymuş, ne arasanız var, iskemlesi bile... Gittik balık tutuyoruz, gide gele dost olduğu balıkçılar da orada; hepsiyle selamlaşıyor. O gün bir de kısmetliyiz. Dayım atıyor, sardıkça gelen balıkları ben topluyorum. Hadi Metin topla, hadi Metin topla... O atıyor, tutuyor, ben sadece topluyorum. O kadar bereketli yani. Bu arada balıkçılar masayı hazırlamışlar, tam biz toparlanıp giderken "Hadi Yıldıray ağbi, masa hazır, misafirimiz olun" diye buyur ettiler. Beni tanıştırdı 'yeğenim' diye ve "Yok" dedi. "Biz plan yaptık, şimdi gidip salatamızı yapacağız, çayımızı demleyeceğiz. Biz şimdi yeğenimle bu akşamki hayalimizi gerçekleştirelim, size de" dedi, 3-4 gün sonrasına net bir gün verdi, "O gün saat 7'de buradayız. Merak etmeyin sözüm söz" diyerek vedalaştı. O akşam gittik dayıma, "Hadi Metin ben bir duşa gireyim, sen balıkların kellelerini hallet ama sakın çöpe atma kedilere vereceğiz" dedi. Ben balıkları temizledim, yıkadım, dayım gelene kadar salatayı yaptım. Dayım geldi, "Ne yaptın?" dedi. "Her şey hazır, salata da bitti, balıklar unlandı, sadece tavaya koyacağız" dedim. "Salatayı nasıl yaptın?" diye sordu, dedim, "Bayağı yaptım dayı". "Domatesleri yıkadın mı?" diye sordu, dedim "tabi yıkadım". "Neyle yıkadın?" dedi, "suyla yıkadım, neyle yıkayacağım hem de gıcır gıcır" dedim. "Bak" dedi, "Burada Hacı Şakir sabunu var. Domatesin, salatalığın kabuklarını onunla yıkayacaksın. Şimdi dök o salatayı". Dedim, "Valla dökmem dayı. Senin için ayrı Hacı Şakirli bir salata yaparız ama ben bu salatayı hayatta dökmem, acırım hem emek verdim". "İyi, sen bilirsin" dedi. Sonra, "Bak ben sana göstereyim" diyerek hiç unutmam, aldı domatesleri çocuk kafasını yıkar gibi bir güzel yıkadı, kabuklarını soydu, salatasını öyle yaptı. Görüyor musunuz titizliği?

-Demirel'in kokteyli?

Balık ziyafetimizin bir sonraki günü, "Hadi Metin" dedi. "Seni kokteyle götüreyim". Ben de "Tamam" dedim. Daha önce bir çok kokteyle, film galalarına gitmiştik beraber. "Nereye gidiyoruz?" dedim, "Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel çağırdı. Bir gözükelim, ayıp olmasın. Erken çıkarız" dedi. Biliyor benim sıkılacağımı. Neyse kokteyle gittik, içeri girdik, "Dayı" dedim, "Ben şöyle köşede bekliyorum seni, şimdi bir pot filan kırarım". Bakar mısınız korkuya, dayımın adına pot kırarım diye... Zaten ben dayımla gittiğim böyle protokol tarzı yerlerde eve hep aç dönerdim, doğru mutfağa. Dayım da bana "ho ho ho..." diye nasıl gülerdi rahmetli. Onun öyle bir gülmesi vardı... Nitekim o akşam da öyle oldu... Erken ayrıldık kokteylden ve ben evde doğru mutfağa...

-Boğazdaki balıkçıların daveti ne oldu?

Cumhurbaşkanımızın kokteylinden bir iki gün sonra "Dayı bu akşam ne yapıyoruz?" dedim. "Bu akşam için söz verdik ya" dedi. Dedim, "Dayı desene aç kalacağız. Onlar onu unutmuştur şimdi. Eve aç döneceğiz ben yine doğru mutfağa..." "Yok" dedi, "Unutmuşlarsa, yeğenimle yemeğe gidiyorduk, geçerken uğradık, der ayrılırız hemen. Gider bir yerlerde yemeğimizi yeriz. Ama gitmezsek tenezzül etmedi derler, ayıp olur evladım". "Peki dayıcığım" dedim. Yola koyulduk. Öyle bir ayarlıyor ki trafikte kendini, ne hızlı ne yavaş. Ara sıra saate bakıyor, tam 7'ye 2 veya 3 kala arabayı park ettik, balıkçıların yanına gittik. Gittik ki, olmaz böyle bir şey! Her şey hazırlanmış. Dayımı görünce "Geldi Yıldıray ağbi" diye açtılar tencerenin kapağını. Tam saat 7'ye ayarlanmış bir balık masası... İki gece önce Türkiye'nin zirvesinde kokteyle giden Metin Erten, iki gün sonra ters çevrilmiş balık kasalarının üzerine güzel bir örtüyle hazırlanmış balıkçı masasında yedi yemeğini. Ama ben orada, o balıkçı kasalarının üzerinde hazırlanan masada doydum...

-Tatillerde hep dayınızla mıydınız?

Özellikle son on sene hep annem, dayım ve ben çıktık tatillere. Her yaz. Bütün Akdeniz'i, Ege'yi, Kıbrıs'ı gezdik birlikte. Çok güzel, çok zevkli, unutulmaz günlerdi. 15-20 günün nasıl geçtiğini anlamazdım, doyamazdım. Bir seferinde Kıbrıs'ta Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş'ın davetlisi olarak bir kokteyle katılmış, kendisiyle tanışmıştık. Kıbrıs Türklerinin dayıma olan o içten sevgisini anlatmak mümkün değil. Çünkü dayımın Beşparmak Dağlarında (Makarios'un yasağına rağmen) Türk askerine nasıl moral konserleri verdiğini biliyorlardı.

-Gerçekten de çok güzel anılar. Peki hiç turneye çıktınız mı birlikte?

Birlikte turneye çıkışımız olmadı. Çünkü hep kış dönemiydi turneler ve benim de okul dönemimdi. Ama Samsun'a konserlere geldiğinde hep giderdim, çiçek verirdim, o da beni konuşma yapmadan bırakmaz, "ablamın çocuğu" diye beni Samsun halkına tanıtırdı. Zaten dayımın Samsun'a konsere geleceğini ilk ben bilirdim. Çünkü dayım telefon eder, annemlere haber verirdi. Konser gününe kadar dayımın şehrin dört bir yanına asılan afişlerinin önünde durur, insanların tepkilerini seyrederdim, heyecanlanırdım. 

-Sık gelir miydi Yıldıray Çınar Samsun'a, Samsun'la bağı nasıldı?

Dayım memleketinden kopmamış, Samsun'la Samsunluyla olan gönül bağını hiç koparmamıştı. 
İstanbul'da bile bir Samsun sevdalısı olarak yaşamıştı. Yurt dışı konserlerinde, Avrupa ülkelerine gittiğinde oralarda iş yerleri olan tüm Samsunlu hemşehrilerini mutlaka ziyaret ederdi. Samsun'a gelmesi söz konusu olduğunda hiç tereddüt etmez, 19 Mayıs gibi özel günlerde hiçbir ücret talep etmeden gelirdi. 19 Mayıs'a çok önem verir, 19 Mayıs şenliklerinin her yıl Atatürk şehri Samsun'da yapılmasını önerir, öncülük ederdi.

TRT de her 19 Mayıs'ta dayıma solo türküler okuturdu. Şehri için imkanları ölçüsünde elinden geleni yapmaya çalışırdı. Bugün TRT repertuvarında bizim yöremize ait türkülerin var olmasında dayımın büyük katkısı olduğu o camia tarafından da kabul edilmektedir. Samsun'a gelmekte tereddüt etmediğinin de örnekleri vardır. Mesela SAMSEV'in bir teklifiyle radyodaki bütün saz ekibi arkadaşlarını toplayıp geldi buraya. Bir kuruş para almadan. Sadece "Benim arkadaşlarımın yatacakları yeri ayarlayın, ben geliyorum" dedi. Samsun'a her gelişinde eğer maç varsa mutlaka maça giderdi, İstanbul deplasmanlarında da Samsunspor'un hiçbir maçını kaçırmazdı. Samsun'a hayran olan, Samsun sevdalısı bir sanatçı ve kişiydi. Tam bir Atatürk milliyetçisiydi.

-Aile ilişkileri nasıldı?

Dayım ananelerine çok bağlı, ailesine düşkün, büyüklerine saygısını, küçüklerine sevgisini gösteren bir yapıdaydı. Mesela annemin, babamın, ağabeyinin özel günlerini hiç atlamaz, yurt dışında bile olsa mutlaka arardı. Her yurt dışına çıkışından önce annemi mutlaka arar, duasını alırdı. "Ablacığım çıkıyorum, dualarını esirgeme. Ne istiyorsun söyle" derdi. Rahmetlik babam kravat hastasıydı, tıpkı dayım gibi. (O hastalık bana da geçti sonradan) Dayım babama yurt dışından mutlaka kravat getirirdi, hem de çifter çifter. Zaten babam da "Evladım bana başka bir şey getirme" derdi. Babam memur adam. Avrupa'dan kravat almaya kalksa maaşı gider ki o zamanlar yoktu bile. Dayım rahmetli babamı çok severdi. Zaten babam, askere gidene kadar dayıma enişte gibi gelmemiş. Çünkü evlendiği zaman annemle babam, dedemin evinden seslenseniz duyulacak kadar bir mesafede ev tutmuşlar. Aynı mahalle, aynı semt...Bir de dayım askere gittiğinde, izne geldiğinde, terhis olduğunda babam dayımın cebine yüklü miktarda para koymuş. "Babamın haricinde cebime para koyan ilk ve son kişidir senin baban" demişti bana, babamın vefatından sonra. Ailesine düşkündü dayım. İş yerleri açtım, hep gelip onurlandırmıştı beni. Ankara Radyosu'nun sınavlarını kazandıktan sonra Samsun'a ilk gelişinde annem dayıma, "Yıldıray seni bir daha buralarda kolay kolay dinleyemeyiz.  Sazını al da gel bize türkü söyle" demiş. Dayım da arabasından sazını alıp mahalledeki odunların üzerine oturmuş ve konser vermiş mahalleliye... Aynısını bir başka sefer yine Samsun'a geldiğinde, SSK Hastanesi Başhekimini ziyaretimiz sırasında hastaların yoğun ilgisiyle karşılaşınca yapmış, benden arabasından sazın getirmemi isteyip hastanede hastalara küçük bir moral konseri vermişti... Böyle bir yapıdaydı dayım. Şehrini, insanını seven, şöhretin değiştirmediği alçak gönüllü bir insan... O'nu hep çok güzel hatırlıyorum ve hiç unutmuyorum. 

-Geçmişi hiç geçmemiş, sanki dünmüş gibi aynı heyecan ve coşkuyla anlatıyorsunuz. Belli ki dayınız sizde çok iz bırakmış. Siz onu gerçekten bir baba, o da sizi gerçekten bir evlat gibi görmüş. Ve galiba bu Anı Evi'ni tam da bu duygu oluşturmuş. Peki Samsun Yıldıray Çınar'a vefa gösteriyor mu?

Hiç göstermiyor. Bu konuda sadece Yusuf Ziya Yılmaz Başkanıma sonsuz teşekürlerimi sunuyorum. Çünkü Samsun'da Atatürk'den sonra heykeli dikilen ilk ve tek kişi Yıldıray Çınar. Ben bunu Yıldıray Çınar'ın sanat hayatında hep ilklere imza atmasına bağlıyor, böyle yorumluyorum. Çarşamba'da da Belediye Başkanı Hüseyin Dündar yeni köprünün başına dayımın sazıyla birlikte bir büstünü yaptırdı, gezi yoluna da adını verdi. Yusuf Ziya Başkanım da Samsun'da bir sokağa adını vermişti. Ama ben şunu beklerdim valimizden, belediye başkanlarımızdan, kültür müdürlerimizden. Bir kereye mahsus değil de Yıldıray Çınar'ın adını yaşatacak geleneksel bir organizasyon yapılsın. Ben birkaç kere birkaç yere bahsettim, kulaklara su kaçırma babından ama hiçbir cevap alamadım. Ret de etmediler ama cevap da vermediler. Mesela Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanımıza ilettim bu isteğimi, "Tamam" dedi ama aradan 7-8 sene geçti, hala haber yok. Kent Müzesi yapılandırılırken Yusuf Ziya Yılmaz Başkanım beni aradı, "Metinciğim müze oluşturuyoruz, benim adıma gelecekler, Yıldıray ağbimden ne verirsen (hep Yıldıray ağbi derdi sağolsun) Yıldıray ağbimin adının yaşaması adına vereceksin" dedi. "Başkanım ne demek, emrin olur" dedim ve şu an Kent Müzesi'nde Yıldıray Çınar için oluşturulan köşe a'dan z'ye benim verdiğim materyallerle oluşturuldu. Oraya zevkle verdim, mutlulukla verdim. Gelecekte ben yokum ama orası ben olsam da olmasam da hep var olacak. İlkadım'daki kültür merkezinin adı da Yıldıray Çınar Kültür Merkezi. Ama içinde bir tane Yıldıray Çınar resmi bile yok. İsim yaşatmak adına çok güzel. Mesela adres verirken bile 'Yıldıray Çınar Kültür Merkezi'nin orada' denmesi, dayımın adının anılmasıdır. Ama ben isterdim ki içinde Yıldıray Çınar'a ait bir köşe olsun. Hatta oraya gittim ben, teklifte bulundum o zamanki belediye yönetimine. Dedim, "Bir köşe yapalım". Bende plaklardan çift olanlar var. O plakları biriktiriyorum ama satacak değilim yahut eksildiği zaman benden bir şey eksilmeyecek. Bir köşe yapalım, bir resmiyle, plaklarıyla, bir iki özel eşyasıyla süsleyelim, kendi sazı olmasa bile bir saz alıp asalım, o kültür merezinde dayım yaşasın istedim. "Tamam, güzel fikir" dediler ama sonra ses seda çıkmadı. Zaten hep tamam diyorlar ama icraat olmuyor. Çarşamba'da Yıldıray Çınar Anadolu Teknik Meslek Lisesi adı verilen bir lise var. Sağolsun müdire hanımla bir öğretmen beni aradılar, ben de onları girişimlerinden dolayı tebrik ettim, teşekkür ettim. Tanışmak istediler, gittim, tanıştık. Dedim ki "Burada bir Yıldıray Çınar köşesi olması lazım". "Biz de size onu diyecektik" dediler. "Tamam o zaman, siz köşenizi yapın, materyal benden" dedim. Bana dediler ki "Köşeyi siz yapın, bizim imkanımız yok". Dedim ki "Bakın Yıldıray Çınar'ın adını yaşatmak için ben her şeyi yaparım. Buraya bir köşe yapmak önemli değil. Ama burası bir kurum. Devlet okulu. Bir köşe malzemesi, bir cam, çerçeve, camekan yapamıyorsa benden bir şey istemeyin". Sonra oraya bir bölme yapmışlar, beni aradılar, gittim. Üç bölmeli, sürgülü bir camekan, güzel. Ben ölçtüm biçtim, bir grafiker arkadaşımla beraber o üç bölmeye Yldıray Çınar'ın sanat hayatına ilişkin fotoğraflardan taslak yaptık. Ben bunu aldım götürdüm tabelacı bir arkadaşıma okuldaki camekana güzelce yapıştırttım. İnanır mısınız koridordan geçen öğretmen derse girmeden önce geliyor orada fotoğraf çektiriyor. Müdire hanımla o beni arayan öğretmen dediler ki, "Bu kadar güzel bir şey olacağını bilseydik biz çoktan bu köşeyi yapardık. Sizinle konuştuktan sonra boşuna 6-7 ay geçirmişiz". İşte, birebir uygulamadan anlatamıyorum insanlara ne demek istediğimi.

-Tüm uğraşınız bu sanırım, unutturmamak.

Dayımın unutulması mümkün değil ama ben eskiler onu özlemle, sevgiyle yad ederken yeni nesiller de onu tanısın, bilsin istiyorum. Anılarını o yüzden canlı tutmaya çalışıyorum. 
Yıldıray Çınar ismi çok büyük bir isim. Bir Çınar! Ama ben ne yapmaya kalktıysam hep bütün kapılar kapalı bana. Trabzon'da bile Yıldray Çınar'ı anma gecesi yapıldı, hem de iki kere. Davet edildim, gittim. İşte bana verilen plaket. Düzenleyen de Maçkalılar Kültür ve Dayanışma Derneği. Düzenliyorlar, beni çağırıyorlar. Ben buradan alıyorum iki saz hocamı gidiyorum. Hem de kendi imkanlarımla. Hiç kimseye beş kuruş harcatmıyorum. Ve orada geceyi yapıyoruz. 700 kişilik salon ful. Müthiş bir ilgi. Yıldıray Çınar'n 22 dakikalık bir hayat belgeseli var bende. O belgeselle başlıyorum gecelere. Dayımı bilinmeyen yönleriyle anlatmış oluyorum böylelikle. Sonra türkülerle devam ediyoruz. Bunu anlattığım yer Trabzon. 

-Nasıl tepkiler alıyorsunuz bu çalışmalarınızla?

Çok olumlu tepkiler alyorum. Sanat camiasından, "Yeğenlerden bunu görmemiz mümün değil de evladımızdan bile bunu göremeyiz. Senin yaptığını evlat yapmaz" diyen çok sevdiğim, saydığım ablalarım, ağbilerim oldu. Bunları duymak beni çok mutlu ediyor. Zaten Anı Evi'ni ziyaret eden herkes Anı Defteri'ne yazdıkları yazılarla duyguların ifade etti, etmeye de devam ediyor.

-Son olarak, dayınızın anısına yapmayı düşlediğiniz projelerinizi anlatır mısınız?

Dayım için bir müze yapmayı çok istiyorum. Yine tıpkı kitap gibi geliri Mehmetçik Vakfı'na bağışlanmak üzere bir nostalji Türkü CD'si çıkarmayı ve her yıl 29 Mayıs'ta, dayımın ölüm yıl dönümünde  dayımın yad edileceği bir Geleneksel Anma Gecesi düzenlemeyi düşlüyorum. Çünkü başta da dediğim gibi dayım, müziğiyle sesiyle türkülere onun bıraktığı yerden hiç kimsenin başlayamadığı bir ozan. Yeni nesiller tanımalı O'nu.

RÖPORTAJ: İlknur YAMAK

RÖPORTAJIN FOTO GALERİSİ İÇİN TIKLAYIN

 





Yorumlar yükleniyor...
YAZARLAR
İlknurYAMAK İlknur YAMAK
Çiftlik´in gri, ruhsuz binaları dökülüyor
ŞenolÇAKIR Şenol ÇAKIR
Siz kimi okşatıyorsunuz?
Prof. Dr. FundaELMACIOĞLU Prof. Dr. Funda ELMACIOĞLU
Vücutta tuz kaybı hayatı tehdit eder
Prof. Dr. HakanALTINTAŞ Prof. Dr. Hakan ALTINTAŞ
Akademik Yapıdaki İllegal Terör Örgütleriyle Mücadelede Yöntem Önerisi –II
Prof.Dr. İsrafilBALCI Prof.Dr. İsrafil BALCI
´Muhammed´ filmi üzerine
Doç.Dr. HasanAYDIN Doç.Dr. Hasan AYDIN
Neleri Başaramadık?
Prof. Dr. KemalARI Prof. Dr. Kemal ARI
Türkçe´nin diriliş hamleleri
FundaÖZYURT Funda ÖZYURT
Bu hikaye tipik bir Anadolu höyüğünün sıra dışı hikâyesidir
Cüneyt MUMCU Cüneyt  MUMCU
Araf'ta kalan ruhlara ne olur?
Dr. YavuzDİZDAR Dr. Yavuz DİZDAR
Kokoreç neden çok kıymetlidir?
Tüm Yazarlarımız
RÖPORTAJLAR
Samsun´un efsane ismi: Yıldıray Çınar
Diğer Röportajlar  
Takip Et:
EN ÇOK OKUNANLAR
Bugün Dün Bu Hafta Bu Ay
SON YORUMLANANLAR
» Samsun´da silahlı saldırıya uğrayan Doğan Kılınç hayatını kaybetti
» Samsun Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı emekliliğini istedi
» Terme ilçesinin yeni imar planı askıya çıktı
» Samsunlu emekli özel harekat polisi yanarak hayatını kaybetti
» Samsun´da korkunç ölüm: Otobüsün sürüklediği Yazgı Önal hayatını kaybetti
» Diyarbakır´da Özel Harekat Polisi Ahmet Alp Taşdemir şehit oldu, 9 polis yaralandı
» Akaryakıta zam geldikçe KDV de artıyor
» Samsun´da üzerinden traktör geçen İbrahim Altun hayatını kaybetti
» Samsun´da Cinayet: Serdal Göktaş, silahlı saldırıda öldürüldü
» TMMOB Samsun İl Koordinasyon Kurulu: Lojistik Köy Projesi hukuka aykırı
KONUK YAZARLAR
BAYRAKTAROĞLU   Kağan  BAYRAKTAROĞLU
"Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz..."
Diğer Konuk Yazarlarımız  
HAVA DURUMU