Ana Sayfa | Reklam | Sitene Ekle | Künye | İletişim | Arşiv | Gizlilik Sözleşmesi (Privacy Policy) | Site Haritası | RSS
Foto Galeri Video Galeri Yazarlar Konuk Yazarlar İletişim
25 Kasım 2017 Cumartesi
GÜNDEM ASAYİŞ SİYASET KARADENİZ EĞİTİM EKONOMİ KÜLTÜR SANAT DÜNYA ÇEVRE SAĞLIK SPOR GENEL

Gönlün Konağı Tanrı...

Yrd.Doç.Dr. Süleyman-AYDIN
Yrd.Doç.Dr. Süleyman
AYDIN

Mevlana, Yunus, Karacaoğlan gibi düşünürler ölümlerinin üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen unutulmayan isimler listesinin en başında yer alıyor. İnsanlık tarihinin aydınlık yüzleri olduklarından kuşku duyulamaz. Hepsinin unutulmayışının ayrı bir hikâyesi var mutlaka. Fakat hikâyelerindeki ortak noktalar da az değil. Hepsinde ortak olan tek bir şey den söz etmek gerekirse onların ruhlarıyla, kendi benlikleriyle çok derinden hesaplaşmış, ölmeden önce sonsuzluk duygusunu iliklerine kadar hissetmiş olduklarını söyleyebiliriz.

Bu isimler içinde Mevlana’nın yeri biraz daha farklı. Mevlana neden herkese kucak açmış ki acaba? Neden : “ istek kâfir ol, ister putperest ister ateşe tapar, gel yine gel. Bizim dergâhımız yokluk kapısı değil” deme gereği duymuştur? Çok merhametli yüce bir insan olduğundan kuşku duyulamaz, ama asıl neden sadece bu mudur? Yani insanlığa duyduğu koşulsuz sevgi midir? Değildir kuşkusuz! Koşulsuz bir şekilde her zaman herkese kucak açma tutumu, bir tür zayıflıktır, insanın kendi benindeki göçüklerle, yeterince sevilmemişliklerle ilgilidir. 
Her zaman herkesin sevgisini kazanabilmek için kendi olmayı bir yana bırakarak, sevilme sonucunu doğuracak bir aralık bırakma düşüncesi insanın kendi ruhuna yapabileceği en büyük düşmanlıklardan birisi olsa gerek diye düşünüyorum. Mevlana böyle bir düşünceyle bütün insanlığa kucak açmış değildi. Onun derdi bambaşkaydı aslında. Mevlana’nın bütün insanlara kucak açmasının arkasında yatan en önemli şey, onun vazgeçilmez ilkesiydi.(tanrı). O yaşamakta olduğu tanrı ilkesi gereğince tüm insanları kucaklıyordu. 

Divanı Kebir’de Mevlana dinler, kültürler ve gelenekler üstü bir maneviyat ve tanrı anlayışını temellendirir. Fakat dinler üstü bir maneviyat anlayışını apaçık bir şekilde yapmaz. Çoğunlukla bilgece bir derinlik ve yoğun bir üslupla yazılmış şiirlerinde dile getirir düşüncelerini. Belki de herkes tarafından kolayca anlaşılmasın diye, Divan-ı Kebir’ini Türkçe yazmak yerine özellikle Farsça yazmayı tercih etmiştir. Hallac-ı Mansur'un akıbetine uğramaktan çekinmiş olabilir.
Divan-ı Kebir’e burada vurgu yapmamın nedeni şu: Mevlana bu eseriyle, zahiri dini uygulamalar dışında entelektüel ve zihinsel süreçlerle maneviyatını yaşayan insanlar için de bir kapının var olduğunu göstermeye çalışmıştır. Mesnevi, Fihi Ma Fih, Mecalis-i Seba gibi eserleriyle kültürel seviye itibariyle çoğunluğu oluşturan halk kitlelerini ılımlı bir İslam anlayışına doğru yönlendirmektedir. Divan-ı Kebir’inde ise daha derin ve yoğun zihinsel sorgulamalar yaşayan, dinin geleneksel kuralları dışında bir ruhsallık ve maneviyat arayışı içinde olanlara hitaben koşulsuz “tanrı” ilkesinden söz etmektedir.

Mevlana’nın insanlığa en büyük mesajı bilginin ötesinde var olanı, bilginin açıklayamadığı şeyi, yani gönül dünyasının önemini vurgulamasıdır. O’na göre gönül Tanrı’nın konağıdır. Gönlünü, yani Tanrı’nın konağını, nezih ve temiz bir şekilde koruyamayanlar, bilgilerinin kendilerini daha mutsuz etmesi sonucundan başka bir şey beklememelidirler. Tanrı’nın konağını ihmal tanrısızlığın başlangıcıdır ona göre. Tanrı’sız bir ruh ise hastalıklı bir ruhtur.

"Gönlü gereği gibi anlamak için bir zaman. Gönül mahallesine girdim, orada kaldım. Böylece gönlün halinden bir iz, Bir nişan aramaya koyuldum. Bakayım "Gönlümün halleri nedir? Nasıldır?" diye düşündüm. Gördüm ki, yalnız ben Değil, bütün Dünya ondan şikâyetçi, onun yüzünden feryada düşmüş. Her ovada, her şehirde rastladığım Bilginlerden, akıllı kişilerden gönül’e dair ne düşündüklerini, ne destanlar söylediklerini sordum. Hepsi de gönlün Elinden yakındı, yaka silkti, hepsi de feryada geldi. Bu hal bana dokundu. Gönül konusu üzerinde bir şüpheye, bir Zanna düştüm. Sonunda, bu konu üzerinde, aklın bir işe yaramadığını anladım da aklımı bıraktım. Gönül’e doğru Sefere çıktım, yola düştüm, fakat onun bulunmadığı, hiçbir yer de görmedim. Aslında şu gönül, arif ile marufun yani, Bilen ile bilinen arasında tercümanlık edip durmada. Gönül’ün ne olduğunu ancak gönül sahipleri bilir. Ruhsuz kişi, Gönlün değerini ne bilsin? Sen gönül’ü ancak Allah kapısında, ilahî dergâhta bulabilirsin. Gönül filanda, fişmanda bulunmaz. Âlemde kırık gönülleri onaran, eksiklikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya gücü Yeten, her izi olanı, her izi bulunmayanı gereği gibi gören Allah'tan başkasında gönlü bulamazsın. Çünkü Allah, gönlü Ev edinmiştir". (Divan-ı Kebir 2722).

Mevlana bize şu mesajı vermektedir sürekli: ruhun köşkü olan canı, yani teni, yani bedeni Tanrı için bir çalgı aleti yapmalısın, bunu yapamıyorsan ruhundan kendinden uzaklaşmış oluyorsun. Eğer beden Tanrı’yı ve onun yüceliğini terennüm edemiyorsa en önemli işlevini kaybetmiş demektir.

"Şu tenimiz ruhumuzun bir köşküdür. Orası bir tepe, bir yıkık yer değildir. Ruhumuz bizim biricik dostumuz, Yârimizdir. 0, bize hiçbir zaman yabancı olmaz. Gönül yolu, korkunç bir çölden geçer. Yürekli bir er, Rüstem gibi yiğit Olmayan bir kişi oraya nasıl varabilir? Oraya varacak kişi, bir pehlivan gibi hasmını yere vuran, çeşitli gıdalarla Bedenini besleyen, kuvvetli, güçlü kişi değildir. Oraya varacak kişi, nefsini yenen, kendi benliğini yıkıp alt eden, Dünya aşığı değil, Allah aşığı olan kişidir. Böyle bir kişinin bedeni mezara girince, mezarın toprağı ile örtülünce, o Bedenden tohum nasıl baş verir yücelirse, tıpkı onun gibi Hak tarafından kabul ediliş ağacı yükselir, boy atar. Nurlu Bir gönül ehlinden başka, o nura âşık olan kimdir? Aşk mumu, pervanenin gönlünden başka neyi yakar?" ( Divan-ı Kebir 3024) 

Öte yandan Mevlana’da insan sevmenin kendisi bir erek değildir. Bütün insanlar Tanrı’nın bir yansıması oldukları için değerlidirler. Yani insanlık, kendi içinde Tanrı’dan bağımsız bir yücelik taşıyor değildir, insan tanrının konağı olan ruhuyla, gönlüyle temasa geçmediği oranda hayvanlara yaklaşmaktadır. Mevlana için hümanizm bir araçtır, asıl amaç Tanrı’da (kendi gönlünde) bütünlüğe ulaşmaktır. Her birey Tanrı’nın yansıması olduğu için onların rızasının, sevgisinin bir değeri vardır bu bütünlüğe ulaşmada. Onları dikkate almaksızın kimse erdem dağının zirvesine ulaşamaz. Bu nokta Yunus’un çok yoğun olarak işlediği bir temadır. Bir gönül yıktınsa hacca gitmek faydasız der Yunus.

Dinsel ve kültürel faktörler, Mevlana için, bilge insanların üzerinde çok fazla takılmaması gereken bir şeydir. Çünkü kimse kendisi olmayı bilerek tercih etmemiştir. İnsanlar arasında ayrım yapmayı makul kılacak tek gerekçe ilke bazındadır. Fakat ilke nedir? Dünyada milyarlarca insan vardır ve her birinin bambaşka ilkeleri olabilir. Evet, bunda kuşku yok. Fakat Mevlana için bunlar(dinsel, kültürel inanç ve paradigmalar) ikincil ilkelerdir. Her insanda ortak olan ve hiçbir insanın taşıyıcısı olmaktan kurtulamayacağı bir ilke vardır ki bu aynı zamanda başka tüm öteki ilkelerin de kaynağıdır. Bu ilke, Tanrı’dır.

Mevlana’nın en ilginç özelliğine yaklaşmış bulunuyoruz bu noktada. Mevlana zihinsel ya da kültürel egoizm diyebileceğimiz iki unsuru devre dışı etmiştir düşüncesinde. Zihinsel değerler, yani bilgi, eğer gönül dünyasının harap olması pahasına elde ediliyorsa gerçek işlevinden uzaklaştığı için anlamsızdır. Kültürel değerler, yani gelenekler, eğer evrensel gerçekleri yadsımamıza yol açacak kadar dogmatik ve değişmez nitelik gösterirse bu da hakikatin(Tanrı =kendi ruhumuz) görecelilik kuyusuna atılması sonucunu doğurduğu için yine bir anlam taşımayacaktır. Yani, edimlerimiz anlamlarını gerçek ilkeye, tanrıya, kendi gönlümüze, bağlantıları sayesinde kazanırlar. Bu nedenle de Tanrı’dan, yani Tanrı'nın konağı olan gönlümüzden almayan, oradaki süzgeçten geçirilmeyen ya da pişirilmeyen tüm zihinsel edimler Mevlana’ya göre değersizdir. Bilgilerimizin çeşitliliği ve niceliği ne olursa olsun bizi değerli kılan onlara sahip oluşumuz değil, onları gerçek ilkeyle ne gibi bir bağlantı içerisinde sunduğumuzdur. 

"Ömür, yarınlara bağlanan ümitlerle geçip gitmekte, gafilcesine kavgalarla, gürültülerle, didinmelerle tükenip Durmadadır. Sen aklını başına al da, ömrünü, şu içinde bulunduğun bugün say. Bak bakalım, bugünü de hangi Sevdalarla harcıyorsun? Kah cüzdanını para ile doldurmak kaygısı ile kah iyi yemek, içmek endişesi ile bu azîz Ömür geçip gitmede, her nefeste eksilmede. Ölüm bizi, birer birer çekip alıyor, onun heybetinden, korkusundan Akıllı insanların bile beti benzi sararıp durmadadır. Ölüm, yolda durmuş, bekliyor. Efendi ise gezip, tozma Sevdasındadır. Ölüm kaşla güz arasında, onu hatırlamaktan bile bize daha yakın. Fakat gaflete dalanın aklı nerelere Gitmekte, bilmem ki? Teni besleyip, şişmanlamaya bakma, çünkü o, sonunda toprağa verilecek, mezar kurtlarına Yem olacak bir kurbandır. Sen gönlünü manevî gıdalarla beslemeye bak. Yücelere gidecek, şereflenecek odur. Bu Leşe yağlı, ballı şeyleri az ver. Çünkü tenini besleyen şehvetine, nefsanî arzulara kapılıyor, sonunda rezil olup Gidiyor. Sen ruha, manevî yiyecekler ver, yağlı ballı düşünüş, anlayış, buluş gıdaları ver de, gideceği yere Güçlü, kuvvetli gitsin". (Divan-ı Kebir 823)

Mevlana’nın düşüncesindeki insanlık “dünya”nın Tanrı karşısında değersizliğinin algılanmasıyla gelişen bir sonuçtur. Bir başlangıç ideali değildir. Bir ilkesi olmadan insanlığı ideal edinmenin ne gibi bir mantığı olabilir ki zaten! Dünya insanın tanrıdan uzaklaşan yanıdır Mevlana’ya göre. Kimi insanların Tanrı’yı, yüreklerindeki tanrısal güzeli yansıtamamasının nedeni ruhlarına, gönüllerine yani Tanrı’nın konağına doğru düzgün sahip çıkamayıp onun kirlenmesini izin vermeleridir. Bu ise faniliğin anlaşılamamasıyla ilgilidir. Her gün ölüme bir adım daha yaklaşılmakta olduğunun idrakinde olmaksızın sonsuza dek yaşayacakmış gibi büyük bir gafletin içine düşerek davranmaktır, yaşamaktır.


 Yorum Yaz
  Ad, Soyad:
  Konu:
  Mesaj:

Toplam 0 Yorum Bulunmaktadır
Yorum Yaz Bu yazıya henüz bir yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun!

Tüm Yorumlar İlişkiniz Yürür Mü?  (23.01.2014)
Tüm Yorumlar Hayatla ilişki kurmak...  (23.01.2014)
Tüm Yorumlar Orman suyu...  (23.01.2014)
Tüm Yorumlar Güneşin çocuğu...  (23.01.2014)
Tüm Yorumlar Yaşam Sevincini Korumak  (23.01.2014)
Tüm Yorumlar TÜM YAZILARINI LİSTELE
YAZARLAR
İlknurYAMAK İlknur YAMAK
Çiftlik´in gri, ruhsuz binaları dökülüyor
ŞenolÇAKIR Şenol ÇAKIR
Siz kimi okşatıyorsunuz?
Prof. Dr. FundaELMACIOĞLU Prof. Dr. Funda ELMACIOĞLU
Vücutta tuz kaybı hayatı tehdit eder
Prof. Dr. HakanALTINTAŞ Prof. Dr. Hakan ALTINTAŞ
Akademik Yapıdaki İllegal Terör Örgütleriyle Mücadelede Yöntem Önerisi –II
Prof.Dr. İsrafilBALCI Prof.Dr. İsrafil BALCI
´Muhammed´ filmi üzerine
Doç.Dr. HasanAYDIN Doç.Dr. Hasan AYDIN
Neleri Başaramadık?
Prof. Dr. KemalARI Prof. Dr. Kemal ARI
Türkçe´nin diriliş hamleleri
FundaÖZYURT Funda ÖZYURT
Bu hikaye tipik bir Anadolu höyüğünün sıra dışı hikâyesidir
Cüneyt MUMCU Cüneyt  MUMCU
Araf'ta kalan ruhlara ne olur?
Dr. YavuzDİZDAR Dr. Yavuz DİZDAR
Kokoreç neden çok kıymetlidir?
Tüm Yazarlarımız
RÖPORTAJLAR
Samsun´un efsane ismi: Yıldıray Çınar
Diğer Röportajlar  
Takip Et:
EN ÇOK OKUNANLAR
Bugün Dün Bu Hafta Bu Ay
SON YORUMLANANLAR
» Samsun eğitim camiası yasta: Merve öğretmen kazada hayatını kaybetti
» Gece kızı zayıflama çayı siparişinde kampanyalı fiyat
» Samsun´da silahlı saldırıya uğrayan Doğan Kılınç hayatını kaybetti
» Samsun Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı emekliliğini istedi
» Terme ilçesinin yeni imar planı askıya çıktı
» Samsunlu emekli özel harekat polisi yanarak hayatını kaybetti
» Samsun´da korkunç ölüm: Otobüsün sürüklediği Yazgı Önal hayatını kaybetti
» Diyarbakır´da Özel Harekat Polisi Ahmet Alp Taşdemir şehit oldu, 9 polis yaralandı
» Akaryakıta zam geldikçe KDV de artıyor
» Samsun´da üzerinden traktör geçen İbrahim Altun hayatını kaybetti
KONUK YAZARLAR
BAYRAKTAROĞLU   Kağan  BAYRAKTAROĞLU
"Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz..."
Diğer Konuk Yazarlarımız  
HAVA DURUMU