Ana Sayfa | Reklam | Sitene Ekle | Künye | İletişim | Arşiv | Gizlilik Sözleşmesi (Privacy Policy) | Site Haritası | RSS
Foto Galeri Video Galeri Yazarlar Konuk Yazarlar İletişim
21 Kasım 2017 Salı
GÜNDEM ASAYİŞ SİYASET KARADENİZ EĞİTİM EKONOMİ KÜLTÜR SANAT DÜNYA ÇEVRE SAĞLIK SPOR GENEL

´Muhammed´ filmi üzerine

Prof.Dr. İsrafil-BALCI
Prof.Dr. İsrafil
BALCI

Resulüllah’ın risalet öncesini yazan ve siyerle iştigal eden birisi olarak, birçok dostumdan İranlı yönetmen Majid Majidi’nin filmi hakkında sorular aldım. Şiî gelenekçe üretilen böyle bir yapıttan çok fazla bir şey beklemediğim için doğrusu filmi izlemeyi bile düşünmemiştim. Nitekim İranlıların hurafe ve efsaneden başka bir şey söylemeyecekleri noktasında da düşüncemi henüz filmi izlemeden önce dile getirmiştim. Ancak sorular gelince izlemek elzem oldu. Ne yazık ki, izledikten sonra haklı çıktım. Benim için film son derece sıkıcı ve yersiz zaman kaybından başka bir şey değildi.

Şunu hemen belirteyim ki, sinema eleştirmeni değilim, bıçkın Ehl-i Sünnet dincileri gibi “omurga” gidiyor diye vaveyla koparıp sinema eleştirmeni rolüne bürünme lüksüm yok. Birileri gibi fetva verme heveslisi de değilim. Bunun yanı sıra Diyanet gibi bir şey söylemiş olmak için ne dediği belli olmayan açıklama yapmayı da doğru bulmuyorum. Ben sadece alanımla ilgili ve özel olarak da bu döneme kafa yormuş siyer talebesi olarak izlenimlerimi paylaşacağım.

Şunu baştan belirteyim ki, her eser/yapıt büyük bir çabanın ürünüdür. Hele hele sanatsal yapıt olunca bu çabanın kat be kat fazla olacağını tahmin edebiliyorum. Ben filmin muhtemelen iyi niyetlerle düşünülmüş bir çaba olduğu kanaatindeyim. Ancak bu çaba ve üründen beklenenin elde edilip edilmediği konusunda son derece kuşkuluyum, hatta bütünüyle kötümserim.

Öncelikli olarak belerteyim ki, bu filmin yurdum insanına veya genel olarak Müslümanların Hz. Peygamber’i anlaması/tanımasına hangi noktada katkı sunduğu konusu meçhuldür. Bana göre değil katkı, aksine bol hurafe soslu rivayet bataklığına itilen peygamber algısı daha da derinlere götürülmüştür. Zira filmde anlatılan olağanüstü hadiselerin hiçbirisinin vahiy açısından zerre miktarı kıymeti harbiyesi olmadığı gibi, bunların tamamının Kur’an’a aykırı olduğunu özellikle belirtmeliyim.

Filmde doğumundan itibaren peygamber olacağı önceden belirlenen bir Muhammed’den bahsedilmekte, oysa Kur’an onun 40 yaşından önceki hayatıyla neredeyse hiç ilgilenmez. Daha net ifadeyle söylemek gerekirse filmde sunulduğu gibi, Kur’an doğumundan itibaren Resulüllah’ın ilahi programlama çerçevesinde ileride peygamber olarak hazırlandığına dair bir tek imadan bile bahsetmez. Resulüllah vahiyle tanıştığı zaman yaşadığı şaşkınlık bunun en bariz belgesi. Ayetlerdeki açıklamalar zaten ortada. Bu konuya vurgu yapmamızın nedeni, filmde de sıkça vurgulandığı üzere, Resulüllah’ın risalet öncesi hayatına dair anlatıların, onun nübüvvetinin beşareti olarak sunulmasıdır. Dolayısıyla vahyin hakkında açıklama yapmadığı bir konuda özellikle de içi boş iddialardan hareketle vahye aykırı iddialarda bulunmayı bir Müslüman olarak kabullenemiyorum.

İlk dikkatimi çeken husus filmin kurgusundaki tarihsel tutarsızlık oldu. Örneğin Reulüllah’ın risalet öncesi hayatını konu edinen bir filmin risaletten beş-altı sene sonra yaşanmış olan “boykot” hadisesiyle ilişkilendirilmesi bana tuhaf geldi. Nitekim bu konuya vurgu yapıldıktan sonra yaklaşık 45 sene geriye gidilmiş ve doğumundan itibaren Resulüllah’ı anlatma faslına geçilmiştir. Kısaca kurguda tarihsel tutarsızlıklar var. Aynı hususu filmin içinde de zaman zaman dikkat çekmekte. Şayet Resulüllah’ın 12 yaşlarına kadar olan hayatı konu edilmişse, bu döneme yönelik bir tarihsel kurgu yapılmalıydı. Belli ki, sanatçı kendi içinde bulunduğu ruh dünyasını eserine yansıtma gereği duymuştur. Özellikle filmin başlangıç ve bitişinin boykot hadisesi arasına sıkıştırılması, fakat tamamen bu hadise dışında ve yaklaşık 45 sene önceki bir tarihi konu edinmesi bana bunu hatırlattı. Hatta “Bir topluluğa olan kin ve öfkeniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin (Mâide 5/8)” mesajı, sanki onun zihnindeki problemin dışa vurumu gibidir.

Her zaman söylediğim bir şey vardır, sanatçı veya bilim adamı, ortaya koyduğu yapıtını/eserini kendi düşüncesinden veya döneminin koşullarından bağımsız okuma yapamaz. Sanatçıyı bilmem ama bilim adamı her zaman nesnellik ve objektiflik ilkelerini göz önünde bulundurmalıdır. Filmdeki ambargo/boykot vurgusu bana sanatçının ülkesi İran’a uygulanan bu günkü ambargoyu ve bunun oluşturduğu psikolojiyi anımsattı.

Filmin yönetmenin yanlılığını veya içinde bulunduğu koşulların yansımasını, Resulüllah’ın soyunu ön plana çıkarma gayretinde de bariz bir şekilde görmek mümkündür. Örneğin Resulüllah’ın dedesi Abdulmuttalib, amcaları Ebû Talib, Abbaâs ve Hamza figürlerinin titizlikle ön plana çıkarılması dikkat çeker. Aslında bu vurgu Şiî yorumun izlerinden başka bir şey değildir. Zira Şîa, Ehl-i Beyt telakkisi üzerinden Resulüllah’ın nesline özel önem verir. Bu önemin izlerini Abdulmuttalib ve Ebû Talib’in bütünüyle dindar portresiyle tanıtılması çabalarında görmek mümkündür. Keza annesi de aynı şekilde büsbütün dindar bir hanım olarak takdim edilir. Oysa her ikisi de müşrik toplumda yaşamış ve bu toplum koşullarında ölmüşlerdir. Onları kurtarma rolünü üstlenme gayreti, adeta Allah’tan rol çalma hadsizliğidir. Hâlbuki Abdulmuttalib ve Ebû Talib Müslüman değildi. Diğer amca Abbâs ise 630 yılında Müslüman olmuştur. Bundan önce hiçbir zaman Resulüllah’ı desteklememiş ve onun yanında yer almamıştır. Buna mukabil Emevilerin atası Ebû Süfyan’ın kötü ve düşman konumda sunulması, Resulüllah’ın soyu olan Abbâs’ın ön plana çıkarılması adeta Şiî ve Sünnî geleneğin ortaklaşa aklama çabalarının tezahürüdür.

Rivayetler Ebu Süfyan ile Abbâs’ın Mekke’nin fethedildiği gün beraber Müslüman olduklarını kaydeder. Ancak filmde Ebu Süfyan azılı bir müşrik olarak sunulurken Abbâs sanki Resulüllah’ın koruyan/gözeten bir konumda gösterilir. Oysa Abbâs’ın korumadığı dönemde, Resulüllah Ebû Süfyan’ın evine sığınmak zorunda kalmıştır. Ebû Talib vefat edince Resulüllah korumasız kaldı. Bir gün evinden ayrıldıktan sonra sokak serserileri üzerine yürüdü, evine dönme fırsatı olmayınca Ebû Süfyan’ın evine sığınmıştır. Abbâs ise ortalıkta yoktur. Üstelik Ebû Süfyan da Abbâs gibi İslâm’ı benimsedikten sonra samimi Müslüman olmuştur. Nitekim Hz. Ömer döneminde Yermûk savaşına katılmış ve Müslüman askerleri coşturan şiirler söylemiş, hatta bir gözünü kaybetmiştir. Bu söylediklerimiz Ebû Süfyan’ın sorunlu geçmişini aklama çabası değil, ama en az onun kadar Abbâs’ın geçmişinin de problemli olduğunu hatırlatma ve objektif davranabilme sorumluluğudur. Üstelik Ebû Süfyan’ın yaşı Resulüllah’ın doğumu sırasında bu derece düşmanlık gösterecek konumda değildir. Kaldı ki, düşmanlık gösterecek bir durum da yoktur. Resulüllah herhangi bir Mekkeli çocuk gibi doğmuştur. Sanatçı, tarihçi veya akademisyen bu gibi konularda geleneksel kabuller veya kendi duygularını değil objektiflik kriterlerini referans almalı. Dikkat edilirse filmde Abdulmuttalib, Hamza ve Abbâs figürleri kullanılırken Sünnî geleneğin vazgeçilmez isimleri olan Ebû Bekir, Ömer veya Osman gibi isimlerden hiç söz edilmemiştir. Zira Şiî gelenek bu isimleri Ali’nin hakkını yiyen ve haksız yere hilafet makamına oturan figürler olarak görür. Dolayısıyla bunlar yerine Abbâs Resulüllah’ın destekçisi olarak konumlandırılır. Karşısına ise Şiâ’nın düşman olarak gördüğü Emevilerin atası Ebû Süfyan yerleştirilir.

Filmde Resulüllah’ın diğer amcası Ebû Leheb bütünüyle zalim gibi gösterilmiştir. Hatta doğum sürecinden itibaren adeta Resulüllah’a düşman gibi gösterilmiştir. Ancak unutmamak gerekir ki, Abbas’ın korumadığı dönemde kısa süreliğine de olsa Resulüllah’ı korumuştur. Buna mukabil Abbâs Müslüman olana kadar asla Resulüllah’ın yanında yer almamıştır. Fakat filmde adeta Resulüllah’a kol kanat geren kişi olarak tanıtılır. Belli ki, Şîa’nın Ehl-i Beyt’i kutsallaştıran bakış açısı hayli etkili olmuştur.

Süveybe’nin süt emzirme meselesinde ortaya konan tablo da, benzer fecaatlerle doludur. Güya Ebû Leheb ve hanımı, cariyeleri Süveybe’nin Resulüllah’a süt emzirmesini yasaklamış ve engel olmuşlardır. Ebu Leheb’in hanımının Ebu Süfyan’ın kız kardeşi olduğu vurgusu, az önce vurguladığımız klasik Emevi karşıtlığının bir yansımasıdır. Oysa Hz. Peygamber doğduğu zaman Ebû Leheb erkek yeğeni doğdu diye kölesini bile azat etmiştir. Kaldı ki, onun düşmanlığı -çoğu abartı olmakla birlikte- risaletin dördüncü yılından sonradır. Daha önceden amcası olarak Resulüllah ile gayet samimi ilişkisi vardı. Üstelik Resulüllah’ın en yakın komşusudur ve iki oğlunu onun iki kızı ile nişanlamıştır. Kısaca filmde Şîa’nın klasik Emevi düşmanlığı bariz bir şekilde yansıtılmıştır. Dolayısıyla müşrik önderlerden Velîd b. Muğîre, Umeyye b. Halef, Ebû Cehil gibi Resulüllah’ın azılı düşmanları yerine, Emevilerin atasının baş düşman olarak gösterilmesi, hatta Ebrehe ve Ebû Leheb ile beraber üçlü bir cephe oluşturması düpedüz çarpıtmadır.

Resulüllah’ın nübüvvetinin delilleri olarak sunulan abartılı betimlemelerin tamamı uydurmadır ve hiçbirisinin gerçeklik payı yoktur. En kestirme ifadeyle söylemem gerekirse bu sahneler, geleneksel İslâm anlayışında Resulüllah’ın ileride peygamber olacağının delili veya işareti olarak sunulan içi boş iddialardır. Dikkat edilirse Bahira’ya sık sık delil söylettirilir. Oysa biz biliyoruz ki, Kur’an Hz. Musa veya Hz. İsa gibi onun da çocuk yaştan itibaren peygamber olacağından hiç bahsetmez. Dolayısıyla bu bağlamda anlatılanların tamamı vahye aykırıdır ve adeta Allah’ın eksik bıraktığı noktayı tamamlama gayretinin! bir ürünüdür.

Putların devrilmesi, Halime’nin devesinin canlanması, göğsüne süt gelmesi ve evinin bereketlenmesi iddialarının tamamı yalandır. Halime bilinçli seçilmiş bir sütannedir. Nitekim Resulüllah’ın halası Halimenin eltisidir. Yani Abdulmuttalib onu tanıdığı için seçmiştir. Süt anne yarışı ve hikâyesi tam bir komedidir. Bu tür anlatılardaki abartılar inandırıcılığı büsbütün ortadan kaldırdığı gibi, sıkıcı olmaktan başka seyirciye hiçbir haz vermemekte. Kısaca ruhsuz bir film olarak niteleyebilirim.

Ebrehe ordusunun helakiyle Resulüllah’ın doğumu arasında ilişki kurulması ise akıl tutulması gibi bir iddiadır ve düpedüz tarih çarpıtmasıdır. Ebrehe ordusunun helakine dair hadise, genelde Resulüllah’ın doğumundan iki ay önce vuku bulmuş olay olarak sunulur. Ancak bizim kanaatlerimiz bu olayın daha önce vuku bulduğu yönündedir. Nitekim kırk sene önceden vuku bulduğuna dair de rivayetler vardır. Kur’an bu hadiseyi, Allah’ın eşsiz kudretinin örneği olarak sunar ve tıpkı Ebrehe ordusu gibi inkarda direnen muhataplarının da helak olabilecekleri ihtarını yapar. Dolayısıyla Resulüllah’ın doğumu ile zinhar alakası yoktur.

Abdulmuttalib’in Ebrehe ile görüşmesi ise Müslümanların basiret tutulmasının somut yansımasıdır. Dikkat edilirse Abdulmuttalib vakarlı ve samimi bir dindar olarak sunulur. Özellikle Allah’a yalvarması sahnesinde bu kanaat bariz bir şekilde öne çıkarılmıştır. Develerini istemek için Ebrehe’in yanına giden Abdulmuttalib adeta ona posta koyan bir muhtevada sunulması hayli ilginçtir. Hâlbuki bir gurup dostuyla Ebrehe’nin yanına gidip Kâbe’yi yıkmamasını istemiş, ancak onu ikna edememiştir. Dönüşte halkın şehri boşaltmasını istemiş, kendisi de şehri terk etmiştir. Ancak ordunun salgın hastalık nedeniyle telef olması ile Ebrehe’nin bu girişimi sonuçsuz kalmıştır. Dolayısıyla Abdulmuttalib Ebrehe karşısında hiçbir varlık gösterememiştir. Belli ki, sözü edilen iddia ile zaaf olarak görülen bu tutumu tamir edilmiştir.

Filmde sıklıkla Yahudilerin Resulüllah’ı kaçırma ve ona zarar verme girişimlerinden bahsedilmesi komedi ötesidir. Bir kere şunu belirtelim ki, Yahudiler arasında bir peygamber beklentisi yoktu. Zaten peygamberleri vardır. Nitekim Hz. İsa’yı bile kabul etmemişlerdir. Dahası müteakip dönemde de hiçbir zaman Hz. Musa’dan sonra peygamber beklentileri olmamıştır. Tam bir düzmece iddiadır. Özellikle Medine’de kayan yıldızın Mekke’de doğan Muhammed’e işaret ettiği anlatısı ise akla ziyan bir iddiadır.

Yahudilerin onu kaçırmaması için Bahira’nın Ebû Talib’i uyarması ve apar-topar Busra’dan gönderme önerisi veya sırtında mühür olduğunu test etmesi gibi anlatılar da bütünüyle düzmece ve yalandır. Böyle bir yalan uydurulmasının nedeni şudur: Kur’an Hz. Musa ve Hz. İsa gibi peygamberlerin çocuk yaştan beri peygamber olacaklarından ve birtakım mucizelerinden söz eder. Ancak Resulüllah’ın nübüvveti hakkında bu kabil bir örnekten bahsetmez. Bunu kendi peygamberleri için eksiklik gören Müslümanlar Kur’an’dan delil bulamayınca, boşluğu uydurulan Bahira kıssasıyla gidermeye çalışmışlardır. Bunun için de Resulüllah’ın amcasıyla yaptığı seyahat uygun bir zemin olarak gözükmüş ve bu yolculuk adeta onun nübüvvetini tescil ettirmek amacıyla düzenlenmiş bir forma dönüştürülmüştür. Böylece Hıristiyanlara karşı şu savunma mekanizması geliştirilmiştir: Sizin azizleriniz veya din adamlarınız bile onun peygamberliğini kabul etmiş ve birtakım mucizelerine tanık olmuşturlar. Dikkat edilirse Varaka b. Nevfel ile ilgili anlatılan kıssada da benzer bir saik vardır. Oysa Varaka Hıristiyan değildir, bilge ve arayış içinde olan birisidir. Ancak onu Hıristiyan gösterip bu yolla benzer bir savunma mekanizması geliştirilmiştir.

Bahira kıssasında bulutun onu gölgelemesi hikayesi başlı başına problemlidir. Bu iddia dahil Ebû Talib’in yeğeninin onca mucizesini görmesine rağmen! ona inanmaması ise gelenekte izah edilemediği gibi filmde de karşılıksız bırakılmıştır.

Filmin son bölümündeki sahneyi -belki de dikkatimin dağılmasındandır- neredeyse hiç anlamadım. Özellikle deniz kenarındaki sahne ile onun sîreti arasında kurulan ilişki diğer iddialar gibi içi boş bir kurgudan başka bir şey değildir.

Bütün bunlarla birlikte, Resulüllah’ın hayatıyla ilgili bu tür sanatsal faaliyetlerin yapılmasının gerekli olduğunu, hatta çok daha etkili olacağını düşünüyorum. Ancak vahyin verilerinden, tarihi ve bilimsel gerçeklerden ayrılmamak koşuluyla. Vahiyden kopuk bir peygamber algısının bu gün ümmeti ne hale soktuğu ortadadır. Dolayısıyla sıkı Ehl-i Sünnet dincileri gibi “omurga elden gidiyor” gibi düzmece bir kompleksim yok ve böyle bir reaksiyonu gülünç buluyorum. Aksine bu tür sanatsal faaliyetlerin daha da artmasından yanayım. Bunu söylerken belli hassasiyetlerin korunması gerektiğini de küçük bir not olarak eklemeliyim. Unutmayalım ki, filmin yapımcısı Majid Majidi bilim adamı/akademisyen değil, bir sanatçıdır. Onun yapıtından akademik ciddiyet beklenmez. O Şiî kültürde yetişmiş bir dindar olarak o kültürün kodlarıyla bir yapıt ortaya koymuş ve beyaz perdenin enstrümanlarıyla amacını gerçekleştirme çabası sergilemiştir. Keşke daha nitelikli yapıtlar yapılabilse.

Bir çift lafım da Resulüllah’ın hayatının filme taşınmasından rahatsızlık duyanlaradır. Beyler, samimiyseniz Peygamberimizin risalet öncesi hayatını konu edinen sanat ürününe gösterdiğiniz reaksiyonun aynısını, asırlardır onun ilkelerini ihmal edenlere karşı da gösterin. Örneğin yakın geçmişte Resulüllah’ı miting meydanlarına getiren, rüyalarında karşısında diken, tweet attıran, kamyonet kasasına bindiren anlayışı eleştirmeyen, hatta o günlerde bunlara methiyeler dizenlerin bu gün gazete köşelerinde veya ekranlarda peygamber savunucusu rolüne bürünmeleri tam bir çifte standartlılıktır. Öte yandan Resulüllah’ın kulluk bilinci, güzel ahlakı, hakikate tanıklığı, istişareye önem vermesi, hak, adalet, eşitlik, yardımseverlik gibi konulardaki duyarlılığı, nezaketi, güvenilirliği, kamu malı hassasiyeti, emaneti ehline verme ilkesine bağlılığı gibi konularda onun ilkelerini ters yüz edenlerin eleştirilmemesi de ayrı bir samimiyetsizliktir. Oysa bunların her birisi onun en kati sünnetiydi. Bu ilkeleri ayaklar altına alanlara ses çıkarmayı akıllarına getiremeyenlerin bu gün bahse konu olan film üzerinden peygamber seviciliğine ve din bekçiliğine soyunmaları ise samimiyetsizlikten başka bir şey değildir.


 Yorum Yaz
  Ad, Soyad:
  Konu:
  Mesaj:

Toplam 0 Yorum Bulunmaktadır
Yorum Yaz Bu yazıya henüz bir yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun!

Tüm Yorumlar Kurban, Kan ve Bayram- I  (21.09.2016)
Tüm Yorumlar Allah ve Resulü’ne Din Öğretme Hadsizliği  (25.08.2016)
Tüm Yorumlar Sünni Dinciliğinin Kodları ile FETÖ İtlafı!  (21.08.2016)
Tüm Yorumlar Fetullah İbn Ziyad ve Ordusu  (18.08.2016)
Tüm Yorumlar FET֒yü Halletmek Çözüm mü?  (12.08.2016)
Tüm Yorumlar Âlim ve İlim Adamı Farkı  (09.08.2016)
Tüm Yorumlar “Asrın Müceddidliğinden!” Darbe İmamlığına   (06.08.2016)
Tüm Yorumlar TÜM YAZILARINI LİSTELE
YAZARLAR
İlknurYAMAK İlknur YAMAK
Çiftlik´in gri, ruhsuz binaları dökülüyor
ŞenolÇAKIR Şenol ÇAKIR
Siz kimi okşatıyorsunuz?
Prof. Dr. FundaELMACIOĞLU Prof. Dr. Funda ELMACIOĞLU
Vücutta tuz kaybı hayatı tehdit eder
Prof. Dr. HakanALTINTAŞ Prof. Dr. Hakan ALTINTAŞ
Akademik Yapıdaki İllegal Terör Örgütleriyle Mücadelede Yöntem Önerisi –II
Prof.Dr. İsrafilBALCI Prof.Dr. İsrafil BALCI
´Muhammed´ filmi üzerine
Doç.Dr. HasanAYDIN Doç.Dr. Hasan AYDIN
Neleri Başaramadık?
Prof. Dr. KemalARI Prof. Dr. Kemal ARI
Türkçe´nin diriliş hamleleri
FundaÖZYURT Funda ÖZYURT
Bu hikaye tipik bir Anadolu höyüğünün sıra dışı hikâyesidir
Cüneyt MUMCU Cüneyt  MUMCU
Araf'ta kalan ruhlara ne olur?
Dr. YavuzDİZDAR Dr. Yavuz DİZDAR
Kokoreç neden çok kıymetlidir?
Tüm Yazarlarımız
RÖPORTAJLAR
Samsun´un efsane ismi: Yıldıray Çınar
Diğer Röportajlar  
Takip Et:
EN ÇOK OKUNANLAR
Bugün Dün Bu Hafta Bu Ay
SON YORUMLANANLAR
» Samsun´da silahlı saldırıya uğrayan Doğan Kılınç hayatını kaybetti
» Samsun Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı emekliliğini istedi
» Terme ilçesinin yeni imar planı askıya çıktı
» Samsunlu emekli özel harekat polisi yanarak hayatını kaybetti
» Samsun´da korkunç ölüm: Otobüsün sürüklediği Yazgı Önal hayatını kaybetti
» Diyarbakır´da Özel Harekat Polisi Ahmet Alp Taşdemir şehit oldu, 9 polis yaralandı
» Akaryakıta zam geldikçe KDV de artıyor
» Samsun´da üzerinden traktör geçen İbrahim Altun hayatını kaybetti
» Samsun´da Cinayet: Serdal Göktaş, silahlı saldırıda öldürüldü
» TMMOB Samsun İl Koordinasyon Kurulu: Lojistik Köy Projesi hukuka aykırı
KONUK YAZARLAR
BAYRAKTAROĞLU   Kağan  BAYRAKTAROĞLU
"Herkes ölür ama herkes gerçekten yaşamaz..."
Diğer Konuk Yazarlarımız  
HAVA DURUMU