22 MAYIS 2019 Çarşamba 05:38
RÖPORTAJ
Giriş Tarihi : 06-11-2015 14:43   Güncelleme : 10-02-2019 01:51

Kapılar ve Nehirler Şehri: Samsun

Samsun'la ilgili "55 Nokta Kuzey/Samsun Sanat Atlası", "Samsun'da Tiyatro" ve "Takvimli Defter 2011" isimli bağımsız üç çalışması bulunan; Tütün ve Kola kitabında Régie tarihi üzerinde duran, Memleket Garları isimli ortak bir kitapta da "Kapılar ve Irmak Şehrinden Gar Hikâyeleri" başlıklı bölümü kaleme alan bir yazar, bir akademisyen Sıddık Akbayır. Ekşi Sözlük´e göre bir edebiyat hafiyesi, kendi tarifiyle ise okumak istediği yazıları, kitapları yazmaya çalışan bir hevesli... Başarısından da başarısızlığı kadar eziklik duyan bir mahcup...

Kapılar ve Nehirler Şehri: Samsun

Erzurum'da doğup yolu Samsun'a düşen, 2008’de Samsun’da Tiyatro kitabının ardından 2009’da 55 Nokta Kuzey/Samsun Sanat Atlası çalışmasıyla kurtuluş savaşının 90. yılında Samsun’a anlamlı bir hediye sunan, 2011’de de Samsun’un 365 gününü çeşitli açılardan ele alan bir Takvimli Defter hazırlayan, özellikle 55 Nokta Kuzey kitabıyla okuru, şehrin bazı yönleriyle gölgede kalmış bir sanat birikimi yolculuğuna çıkaran Akbayır; birçok gazete köşesine, birçok kanala konu ve konuk olsa da nedendir bilinmez, Samsun'da pek tanınmıyor. Sıddık Akbayır ile Samsun'la ilgili çalışmalarını, kültür ve sanat konularını, biraz da Sıddık Akbayır'ı konuştuk. Akbayır'la sohbet çok keyifliydi, okurken sizin de aynı keyfi almanız umuduyla...

-Size, bu şehrin hikâyesini anlattıran sebepler nelerdi?

Sanırım kuzeyde, suyun kıyısında yaşamak beni etkiledi. Yönlerden en çok kuzeyi severim. Her sokağını kısa bir filme benzettiğim bu şehir, minyatür İstanbul’du benim için.  Samsun’un tütün kokulu sokaklarından etkilendim. Kendi hayatına yeni bir manşet arayan bu Karadeniz şehrinde beni en çok etkileyen iki ayrıntı oldu: Nehirler ve kapılar. Samsun, bir nehirler şehridir, çünkü; dünyada, iki büyük nehrin aynı şehirden denize döküldüğü iki şehir vardır: Samsun ve Basra.  Kızılırmak ve Yeşilırmak, Samsun’dan denize dökülürken; Fırat ve Dicle, Şattül Arap’ta birleşerek (Arap kıyısı, İki nehrin ülkesi) Basra Körfezi’ne dökülür. Samsun; dünya kültürü ve medeniyeti açısından çok büyük bir öneme sahip dört büyük nehrin,  kuzey noktasındadır. Samsun bir kapılar şehridir; çünkü Samsun, Kafkaslardan ve Balkanlardan başlayan göç yollarının kuzey kapısıdır. Ayrıca Samsun, ulusal kurtuluş savaşına da açılan en büyük kapıdır.

-Bildiğimiz kadarıyla "55 Nokta Kuzey" valilik desteği ile oluşturuldu. Ancak Samsun’un bu kitaptan pek haberi yok. Neden?

Kitap sınırlı sayıda basıldı ve kitap sayısının sınırlılığı hususunda ben de çok sıkıntılıyım. Bu kitapla ilgili benimle yapılan söyleşiler sonrasında birçok kişi ve kurum benden kitaba nasıl ulaşabileceğini sordu. “Satışta değil, bende bile yok!” diyorum. 2009’da Kadıköy Süreyya Sahnesi’nde kitapta adı geçen sanatçıların katılımıyla gerçekleştirilen İstanbul'daki "55 Nokta Kuzey/Samsun Sanat Atlası" isimli belgesel kitabın tanıtım/dağıtım kokteyli de Samsun’da tekrarlanmadı.

-55 Nokta Kuzey çalışması nasıl başladı?  

Samsun’da yaşamaya başladıktan sonra popüler bir iki isim dışında Samsunlu sanatçıların kentte pek de bilinmediğine tanık oldum. 2003 yılında, tanınmış türkücü Yıldıray Çınar’ın rahatsızlandığını okumuştum. Bir merakla Yıldıray Çınar’ın izini sürmeye başladım. Birkaç paragraflık sağlıksız bilgi dışında hakkında bir şey bulamadım. Kimse nerede, nasıl yaşadığını bilmiyordu. 2005 sonlarında Samsun’daki yakınlarına ulaştım. Bu aracılıkla, kendisiyle son söyleşiyi yapma şansım oldu. Tüm arşivini inceledim. Fotoğraf albümlerini taradım. Yine 2003’te, İstanbul’daki hazin ölümüyle gündeme gelen ressam Rafet Ekiz’le ilgili geniş bir araştırma yapmaya başladım. Kardeşlerine ulaştım. Ondan kalan her şeyi araştırmam için bana ilettiler. Böylece arşiv genişledi. Dostlar arasında bu birikimin kitaplaşması gerektiği konuşuluyordu artık. Arkadaşlarım bir gün Samsun Valiliği İl Özel İdaresi’nden randevu aldıklarını söylediler. Gittik, projeyi anlattık; sıcak baktılar. Ama Haziran 2006’dan Mart 2009’a kadar arayan soran olmadı. 2009 19 Mayıs’ın 90. yıldönümü olmasaydı sanırım böyle de sürecekti.

-55 Nokta Kuzey/Samsun Sanat Atlası'nı yazarken ilginç durumlarla karşılaştınız mı hiç?

Karşılaşmaz mıyım? “Kitapta ben neden yokum, ben de bir zamanlar tiyatroda rol almıştım”, “Ben de saz çalıyorum”, “Ben de şiir yazıyorum, yüzlerce şiirim var, internette bile çıktı” diyenlerden “Parmaklıklar Ardında dizisinin 36. bölümündeki mahkûmlardan biri de bendim, neden yokum?”, “Amcamın kızı hikâye yazıyor, onu da yazsana hoca!”diyenlere dek...

-Kitabın “sunuş”unda siz de belirtiyorsunuz, başka kentler hakkında da monografiler var. Ancak bunların ortak özellikleri hemen tümünün o kentlerde doğup büyümüş yazarlar tarafından kaleme alınmış olmaları... Siz ise bildiğimiz kadarıyla Samsunlu değilsiniz. İlginizi neye bağlayalım?

Evet, Erzurumluyum ben; on dört yıldır Samsun’da yaşıyorum. 2008-2011 arası kent kültürü araştırmaları konusunda çalıştım. İstanbul’da yaşasaydım çalışmalarım İstanbul üzerinde yoğunlaşırdı. Bütün bunların dışında Vedat Türkali’nin, Vüs’at O. Bener’in şehrinde yaşayıp da bu isimlere kayıtsız kalmayı ‘edebiyat öğretmeni’ kimliğime aykırı bulurdum. Tabii Türkali’den, Bener’den habersiz bir şehirle karşılaşmanın burukluğunu da eklemem gerek.

-Yer yer Samsun’u anlattığınız Tütün ve Kola kitabınız üzerinde duralım biraz da… Neden tütün?

Orhan Gencebay’ın sesi, tütün gibidir. Orhan  Gencebay’ın sesi,  tütünün hem tadına hem rengine benzer. Gencebay’ın içe işleyen buğulu sesinde tütün sarısı hüzünle,  ateş mavisi öfke, yan yanadır. Değişim sürecinin sancılarını yaşayan bir ülkenin uzun sürmüş yalnızlıklarındaki bu hüzün ve öfke, seslerden yontulmuş bir özel tarihtir.  Mağrur acıların taşralı masalı; yarım yangınlar çıkarılmış eksik gemilerde, Gencebay’ın sesiyle yol alır.  Özellikle dışlanmışlar, tutunamayanlar adına, zamanın sardığı derinlik, Gencebay’ın sesinde,  uzatılmış bir hüzne dönüşür.  

-Neden kola?

Sezen Aksu’nun sesi, kola gibidir. Sezen Aksu’nun sesi, kolanın hem tadına hem rengine benzer.  Sezen Aksu’nun sesinde ve ruhunda;  neşenin, oynaklığın, güneşin kırmızılığı ile ölümün, hüznün, gecenin siyahlığı, özel ve parlak bir biçimde iç içedir. ‘Üzerimize yağmurlar giydiğimiz mevsim’lerdeki kırmızı ve siyah, yalnızca ege kıyılarında geçtiği hatırlanan bir filmin nedeni bilinmez uzak bir ‘sızı’sı gibidir.

-Kitabınız bir müzik çalışmasından öte, bir Yakın Türkiye Tarihi… Bu çalışmadaki asıl derdiniz neydi?

‘Doğulanmış Akdeniz hüznü’nün kırılganlığında, imkânsız aşklar yaşayan bir toplumun son 30-40 yılında, kaç kişi vardır ki ‘Vazgeç Gönlüm’, ‘Bir Teselli Ver’, ‘Batsın Bu Dünya’;  ‘Kaybolan Yıllar’, ‘Unut’, ‘Adı Bende Saklı’  demesin, dememiş olsun! Şarkılardan kurulu bir geçmişin, şarkılarla dokunulan her anısında, biraz  Orhan,  biraz  Sezen vardır, biraz tütün, biraz kola olduğu gibi… Üstelik, Orhansız, Sezensiz bir  ‘Yakın Türkiye Tarihi’ de her zaman eksik kalacaktır.  Çünkü, bu ülkenin ‘Yakın Tarihi’, biraz tütün, biraz kola demektir.

-Kuramsal kaynak kitaplarınız; portre-biyografi-karşılaştırma çalışmalarınız; Ot dergisindeki köşeniz; Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ndeki göreviniz dışında Sıddık Akbayır kimdir? Sizi, birçok değerli edebiyatçımızın kıyıda köşede kalmış yönlerini klişeye boğmadan yazılara, kitaplara yansıtan kişi olarak tanıdık. Sizin de kıyıda köşede kaldığını düşündüğünüz yönleriniz var mı?

Özgeçmişim, nüfus bilgilerim, benim istemeyeceğim kadar çok yerde yayımlandı. Birçoğu elimde olmayan çok sayıda söyleşi sorusu yanıtladım. Bunların dışında kalan bir şeyler söylememi istiyorsunuz; Sıddık Akbayır kim?

Okumak istediği yazıları, kitapları yazmaya çalışan bir hevesli... Yalnızlığın kitapla dergiyle dolu odalarında, çokça türkü dinleyip çokça yerli film seyreden biri... Başarısından da -ki çok azdır- başarısızlığı -ki oldukça fazladır- kadar eziklik duyan bir mahcup...Bir yerde biraz fazla kalınca -çay ocakları ve sahaflar hariç- sıkılan bir kararsız...Çayı, sigarayı -hâlâ Uzun Samsun- kâğıdı, kalemi çok seven; kitapların dışındaki dünyaya oldukça acemi kalan bir okur yazar... Mizahtaki zekâyla acıdaki yaratıcılığın aynı değerde, aynı derinlikte olduğunu çok erken tanıyan biri... Şairlerin ekmek yediği ancak fırıncıların şiir okumadığı bir ülkede, Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir diyen, pek bilinmese de yirmi kapakta imzası bulunan bir edebiyatçı...

-Sıddık Akbayır, bir ‘portre yazarı’ olarak mı anılmak istiyor?

Birçok yazmış bir ‘edebiyat-sanat heveslisi okuryazar’ olarak görüyorum kendimi. Geleceğe benden bir ses, bir söz kalacaksa,  ‘portreler de yazmış bir yazar’ biçiminde anılmak isterdim.

-Yayımlanan ilk şiiriniz, ilk yazınız?

İlk şiir, 1991 Milliyet Sanat dergisi: Üşümek Tülardına... Sonraları bıraktım şiir yazmayı. İyi bir şiir okuru olmayı seçtim. Yayımlanan ilk gazete yazım da yine Milliyet’teydi.

-Edebiyatçı olmasaydınız?

Sinemacı, uzun yol şoförü ya da marangoz olmak isterdim. Pelikül, yol ve ahşap... Üçünü de çok severim.

-Nâzım Hikmet-Necip Fazıl; Orhan Pamuk-Yaşar Kemal dışında, kitap boyutunda bir karşılaştırmanız var mı?

Bu iki çalışma dışında, kitap boyutunda bir karşılaştırma yapmadım. Ancak, diğer kitaplarım içerisinde yer yer karşılaştırmalar söz konusu... Henüz yayımlanmamış "Atlanmış Replikler" kitabımdaki  Ahmed Arif portresinde,  Nâzım Hikmet-Ahmed Arif karşılaştırması olacak. Tütün ve Kola-‘Doğulanmış Akdeniz Hüznü’, tek başına bir karşılaştırma olmasa da en çok karşılaştırma yaptığım kitap... Sözgelimi; bu kitapta, Orhan Gencebay- Müslüm Gürses,  Orhan Gencebay- İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay- Sezen Aksu, Sezen Aksu-Ajda Pekkan karşılaştırmaları yer aldı. Yine, “Yoktur Gölgesi Türkiye’de” kitabında Sezai Karakoç-Necip Fazıl karşılaştırması yer almıştı. Kitabın yeni baskısında Sezai Karakoç-Nuri Pakdil  karşılaştırması yer alacak.

-Bu donanımı neye borçlusunuz?

Sadece yıldızlarla genişleyen bir Doğu Anadolu köyünde doğan, şehrin ışıklarıyla altı yaşında karşılaşan biriyim. Ara sokaklara kısılmış küçük hayatların taşrasında geçti çocukluğum. Düşlerim kendimden birkaç adım öndeydi. Masallar kitaplara, türküler filmlere kapı aralıyordu. Bu kapılar, sayfalardan başka yeri yurdu olmayan bir dünyayı gösteriyordu.

En çok akşama ve kışa yakışan,  çay ocaklarına siyah beyaz bir fotoğraf gibi gelen, yalnızca kitap, dergi, sanat söz konusu olduğunda konuşan suskun adamlar tanımıştım. O suskun adamlar arasında geçmişti gençliğim.  Sonrası, bir kâğıtla bir kalemin hevesine kanma..
 

-'Karşılaştırma, Biyografi, Portre Serüveni’niz nasıl başladı?  

Karşılaştırma, biyografi, portre serüveni; özenli el yazısıyla tutulmuş ‘okuma notlarım’ın yer aldığı defterlerden çıktı.  Bu defterler; derslerden sıkılan bir edebiyat öğrencisinin arka sıralarda, -biraz farkındalığın, biraz kayıtsızlığın mahcubiyetiyle- müfredat dışı kitaplardan altını çizdiği satırları, temize çekmesiyle oluştu. Eskitilmiş kitaplardan, dergilerden altı çizilen, yanına not düşülen satırlarla, özenle saklanmış dergi-gazete kesikleriyle dolu bu defterler, kitaplığımın uzak bir rafında, yıllarca kendi serüvenini bekledi. Hayatın, yazıyla karşılaşma kısmına denk gelen bu defterlerden temize çekilen notlar, yaklaşık iki yüz portre oluşturdu.  

-Geniş bir okur kitlesi ya da çok satılan kitaplara ulaşma gibi bir kaygınız var mı? Sizce kitaplarınızı daha çok kimler okuyor?

Daha önceki bir söyleşimde de belirttiğim gibi, ne Tanpınar gibi, ‘sükut suikasti’ne uğratıldım ne de ‘çok satılanlar’ listesine dahil edildim. Bin-bin beş yüz okuru olan bir ‘okuryazar’ım. Herhangi bir kitabım, üç bin satılınca şaşırıyorum, ‘Nerede hata yaptım?’ diye. Belirli bir okurluk donanımına sahip bir okur kitlesine seslendiğimi düşünüyorum.   Ayrıca, “Çoğu zaman üç beş kişi için yazdığımızı zannederiz; oysa, onlar bizi okumazlar. Asıl seslendiklerimiz, hiçbir zaman tanımayacağımız, başka üç beş kişidir.” diyen Attilâ İlhan’a katılıyorum.

-Söyleşi öncesi sizin hakkınızda kısa bir araştırma yaptık. Yazdığınız kitaplarla Ertuğrul Özkök’ten Doğan Hızlan’a, Haşmet Babaoğlu’ndan Nebil özgentürk’e kadar birçok gazete köşesine, TRT’den ATV’ye dek birçok kanala konu/k olmuşsunuz. Ancak, Samsun’un sizi pek de tanıdığını düşünmüyoruz. Neden?

Bilemiyorum. Benim dışımda bir konu bu. Bir şeyler yazar, çizer, söylersiniz. Takdir,  değerlendirme başkalarına aittir. Ayrıca, Samsun’da tanınma, bilinme çok da umursadığım bir şey değil... Saathane’deki, Site Camii çevresindeki çay ocaklarında, kimsenin tanımadığı biri olarak çay içmenin keyfi daha güzel değil mi?

-Son olarak... Yeni bir kitap çalışmanız var mı?

Yirmi kitaptan oluşan portre-biyografi-karşılaştırma serisin son üç kitabı üzerinde çalışıyorum. Ot dergisindeki yazılarım sürüyor. Dergi yazılarımın yanı sıra, okurda karşılık buldukça, kitaplarımın yeni baskılarıyla ilgileneceğim.

 'Bütün eserleri' yaşına gelip 'antolojilik' falan olurum, kitaplarımın korsan baskılarıyla karşılaşırım... Şaka tabii... Hâlâ, ne yaptığımı adlandırmış bile değilim aslında. Her şey, bir heves gibi geliyor bana. ‘Yazarlık' bile sanki çok uzağımda...

RÖPORTAj: ilknur YAMAK

FOTOĞRAFLAR: Şenol ÇAKIR

NELER SÖYLENDİ?
@
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
ARŞİV ARAMA